Yavuz’u görmeye Ankara’ya gitmeye yüreğim elvermedi. Cenazesine gitmeye de! Yoğun bakımda gözlerinin içine bakmaya utandım. İşaret parmağını yavaşca sağa sola sallayıp bana sitem edeceğinden emindim ve bu anı yaşamayı kalbimin kaldıracağını sanmıyordum. Yavuz kanser olduğunu ilk önce bana haber verdi. Test sonuçlarını değerlendirmede, tedavi planının yapılmasının her aşamasında bana danıştı. Onu Houston’da 25-30 sene önce çalıştığım bu konuda dünyanın en iyilerinden olduğunu bildiğim hastaneye (M.D. Anderson Hospital @ Texas Medical Center) ben yönlendirdim. Ameliyat öncesi ve sonrasında hem kendinden hem de hastane ilgililerinden bilgileri aldım. Bütün bu süreç için Yavuz’a gözümü kırpmadan yalan söyledim, kurtulacağına,iyileşeceğine ikna etmeye çalıştım. Onun çocuksu bir saflık ve ümitle bana yolladığı “haberlerin” (Kemo yapacaklar, bu iyi, di mi? gibi) çok iyi işaretler olduğunu ve en kısa zamanda kurtulacağını, en azından postu deldirmeyeceğini anlattım. Meslek hayatımda tıbbi konularda iki kişiye yalan söyledim. Anneme, babam barsak kanserinden ölürken, Yavuz’a akciğer kanserinden ölürken. Şimdi ikisinin ağırlığı üstüste binerek üstüme çöktü. Yavuz’un ölümünden beri normal ruh halime dönemedim.

Yavuz’la ben, Cağaloğlu’nda, o zaman ki adıyla Hilaliahmer Caddesinde, bitişik evlerde doğmuşuz. O benden 1 yaş büyüktü (hepiniz gibi!). 3-4 yaşındayken komşu binadaki Çocuk Esirgeme Kurumu’ndaki “faaliyetlere”, kukla, tiyatro sinema, yerli mallar haftası etkinliklerine katıldığımızı, kapının önünde oynadığımızı hatırlıyorum. O zamanlar şimdiki adı Kazım İsmail Gürkan (Yavuz’un akrabasıydı) Caddesi olan caddeden araba nadir geçerdi, ağabeylerimiz caddeye taştan kaleler yapar, çift kale futbol oynarlardı. Yavuz’u unutmam mümkün değildi, çünkü kıpkırmızı çilli suratlı, dünyanın en yumuşak yanaklı, en hınzır gülüşlü ve “en akıllı bıdık” veletiydi, Yavuz. İlkokula da benden bir yıl önce gitti, ama ikimiz de aynı okuldaydık (Murat’ı o zamandan hatırlamıyorum). Ben 3. sınıfta Almanya’ya gittim, ilkokulu bitirdikten sonra İEL imtahanlarına girip birici sınıfa geldim ve Yavuz’u orda tekrar buldum. Arkadaşlığımız o günden sonra hiç azalmadan, hep artarak sürdü, çok özel anılarımız oldu, benim çok zırtapozluğuma tahammül etti; geçen Sonbahar’da bir İstanbul seyahatinde Nevizade’de son defa yemek yedik. Oğlu için üzülüyordu, para kazanmak için Kıbrıs’a gitmek zorunda kaldığından yorgundu. “ikimiz de bu memlekette işe yaramaz işlerle uğraştık” dedim. “Ben uyku doktoru oldum, kimsenin umuru olmaya işler için hayat tükettim, sen anayasa profesörü oldun, bu memlekette olsan ne yazdı, olmasan ne yazardı! Keşke Cağaloğlu’nda bir bakkal açsaydık, şimdi hipermarketler zincirimiz olurdu!”. “ Hassiktir ulan, dedi, bizden tüccar olmazdı, sermayeyi de batırırdık! Keşke karı satsaydık!” Ben de “biz karı satamazdık oğlum, sermayeyi yerdik!” dedim, kahkahalarla güldük!

Üç yıl önce küçük kardeşim “soğuk algınlığı” sonucu komaya girdi öldü. Ruhu beni affetsin, Yavuz’un ölümüne en az onun kadar üzüldüm. İkisi için de elimden hiçbirşey gelmedi, sanki sonlarının sorumlusu benmişim gibi hissediyorum. Bundan sonra sağlıkları konusunda kimseye yalan söylememeye yemin ettim. Dileğim zaman içinde Yavuz’a karşı duyduğum suçluluk hissinin azalması ve onu, içim çekilmeden/ezilmeden hatırlayıp, anılarını buruk bir şurup lezzetinde algılayabilmek.

(28.2.2007)