Kopya Anıları
Kopya çekmek öğrenciliğin şanındandır derler, doğrudur da ama, benim bu konuda pek de becerikli olduğum söylenemez. Subay çocuğu olarak yetiştirilmiş olmam ve yapım ,isyan edeceğim kadar bıçak kemiğe dayanmadığı sürece, kurallara uymamı, öğretmenlerime ve diğer büyüklerime hep itaatkar olmamı sağlamıştır. Tabii ki bunlar, sütten çıkmış ak kaşık olduğum imajını yaratmasın. Risk çok düşük olduğu zamanlar elimden geleni yapmaya çalışırdım.
Hz.-C'de pek kopya çektiğim söylenemez. Zaten, Herr Bürger'in iki parçalı camları olan gözlüğünün, ( Alt kısmı okumaya, üst kısmı ise uzağa bakmaya yarıyordu. ) aynı zamanda kenarlarında, küçük dikiz aynası görevi yapan camları olduğu söylenirdi. Sınıfa arkası dönükken, onlar yardımıyla bizleri kontrol edermiş. Hz.-C ve 1-C'de bize gelen Herr Horn ise, sınavda en arkadaki sıranın üzerinde ayakta durur ve en ufak kıpraşanın hemen kağıdını alırdı.
Ulrich'in, bir sınav soruları defteri olduğu ve her sene bütün sınıflarına, aynı sınavda aynı soruları sorduğunu keşfettiğimizde ise, 3-A'daydık .Diyelim ki, 1. dönemin 2. sınavı. Ulrich ,iki sınıf okutuyor. Sınıflardan birinde sınavını yapıyor ve onları teneffüse çıkartmıyor .Ders zili ile birlikte, hemen diğer sınıfa geçip, aynı soruları soruyor. ( Üstelik bu sorular, geçmiş yılların 1. dönem 2. sınav sorularının aynısı .) Böylece, sürekli yeni sorular hazırlamaktan kurtuluyor. Sınıflar arasında da soru adaleti sağlanmış oluyor.
Becerebildiğimiz zaman, ilk sınav yaptığı sınıfta, cam kenarında oturan zaten ümitsiz bir tembel teneke, soruları bir kağıda yazıp, camdan atıyor .Diğer sınıftan birisi de ,camın altında bekliyor ve kağıdı sınıfına götürüyor. Artık kalan sürede ne kadar çözebilirlerse. Yani sonradan sınava giren sınıf şanslı. ( O zamanlar, sınav kağıtları antetli ve sorular teksir edilmiş şekilde dağıtılmıyor. Herkes kendi kağıdını çıkarıyor ve öğretmen soruları yazdırıyor. Yani soru yazmak için de vakit kaybediyoruz. )
Ulrich'in sınavları için de, kareli harita metod defterlerimiz vardı. 1. sınav yapılır, notlar alınır, Ulrich tekrar defterleri getirip dağıtır, herkes yanlışlarını görür, var ise, itirazlar yapılır ve O tekrar defterleri toplayıp, 2. sınav günü getirmek üzere götürürdü. Öğretmenler odasındaki kilitli dolabına koyardı .Her sene aynı soruları tekrarladığını keşfettiğimizde, birileri önceki senenin defterini ele geçirdi. Soruları 1 hafta öncesinden çözüp ,sular seller gibi ezberledik. Ancak ,bazı kararlar alındı. Kimse 9 veya 10'luk kağıt yazmayacak, kasıtlı yanlışlar yapılacak, belirli sorular cavaplanmayacak ve bunlara herkes kendisi karar verecek ki, herkeste aynı yanlışlar olmasın .
İlk 2 sınavda, şahane idare ettik. Sınıf ortalaması 7 civarında, mucize gibi bir şey. Ulrich bile durumdan mutlu. Ancak 3. sınavda, çok sayıda kişi meydanı boş bulup ,10 alma sevdasına kapılınca, Ulrich, ufak bir araştırma sonucu durumu çözdü. Önce, bütün hayatı boyunca bir soruyu 2. defa sormayacağına yemin etti, sonra sınavı tekrarladı. Tabii ki, hepimiz döküldük. Ve Ulrich bütün sene boyunca, haklı olarak bizimle dalgasını geçti.
Sevgiler Tayfun
(24.11.2007)



Yil 1966-67. 5-Edebiyat sinifini tekrarliyorum. Okulumuzun, üzerine her yil düzenli olarak mazot dökülerek saglıkli yapilmaya çalisilan sinif yer dösemelerinin degistirilmesine karar verilmis, ögretim yili ortasi demeden de uygulamaya geçilmis. Okulda bir hareket bir hareket. Siniflar sirayla baska siniflara tasiniyor. Bir süreligine orada mekân tutuyor. O sırada da tahta dösemeler kaldirilip yerine yer karolari döseniyor.

Biz en alt kattaki ön bahçeye bakan resim-is salonuna tasindik. Hani, rahmetli Ihsan Tamer hocayla ders yaptigimiz salona. Sinif tabaninda bir kapak hemen dikkatimizi çekti. Üstündeki sirayi kenara itip kapagi açtik. Baslangiçta bir dehliz gibi görünüyor, ama degil. Kolayca asagiya inmek mümkün. Ilk inenler buranin aydinlatmasi oldugunu çabucak kesfettiler. Duvardaki elektrik dügmesiyle kumanda edilebilen tavandan sarkan duyun ucunda bir ampul de var. Ortam isiklaninca anlasildi ki, burasi arsiv olarak kullanilmakta. Çepeçevre raflarda ve yerlerde sira sira, okul yönetiminde kullanilmak için bastirilmis ve islevini yitirince elde kalmis, bir bölümü de hâlâ kullanilan formlar... Baska bir yerde, bizim ilk kez tanigi oldugumuz 1960 yili Sakaryasi'ndan önceki Sakaryalar... Tabii ki buranin girisi bizim girdigimiz yerden degil. Yemekhaneye (lavabolara) inen merdivenlerin bittigi yerden hemen saga U dönüsü yapilinca karsiniza gelen, açik oldugunu hiç görmedigim demir kapidan giriliyor buraya.

Bu sotali yer hemen benimsendi. Ders kirmak, yazilidan, sözlüden kaçmak isteyen için ideal bir siginak... Enselenme tehlikesi de neredeyse sifir. Yalniz o kadar mi? Yukariya kopya vermek için bulunmaz bir yer. Yöntem $u: O yaziliya girmek istemeyenler teneffüste dersin kitabi ve dosya kâgitlariyla birlikte asagiya inerler. Kapak dikkatlice kapatildiktan sonra girisin hizasindaki siralar dizisi kapaga göre ortalanir. Asagidan kopya alacak olanlar kapagin üzerine denk gelen siraya otururlar. Sorular tahta araligindan asagiya iletilir. Asagida sorularin yanitlari güzelce kâgitlara dökülür ve sinav biterken hocanin dikkatinin baska bir yere yogunlastigi sirada asagidaki kâgit yukariya çikar, yukaridaki kâgit da asagiya iner.

Iyi hazirlanamadigim bir sanat tarihi yazilisinda (Samime Çanga'nin dersi) ben de asagiya inmis ve bu trafigin tanigi olmustum.

Emre YAZMAN

(29.10.2007)


1962 sonbahari... 2-C'deyim. Okulun Almanca bölümündeki sinif sayisi arttikça Alman ögretmenlere gereksinim de çogaliyor. Iki dersimiz bos geçmekte: Fizik ve tabiat bilgisi. Bir süre sonra tabiat bilgisine bir Türk ögretmen gelmeye basladi. Kadincagiz kirik dökük Almancasiyla bir seyler ögretmeye çalisiyor. Çok da kibar. Ileriki siniflarda Jürgen Reese'nin yapacagi gibi bize "sen" yerine "siz" diye hitap ediyor. Soru cümleleri onun için "Haben Sie" diye basliyor. Bunu çok da afili söylüyor: "Hab'n Sie ....." B'yi de neredeyse tamamen yutup "Ham' Sie" gibi bir şey diyor. Tabii kendisine hemen "Hamzi" lakabi takiliyor.

Neyse, konuyu dagitmayayim; boş geçen derslerden birinde Dazlak sinifi kontrole geldi. Biri sordu:
- Hocam, öğretmenlerimiz ne zaman gelecek?
- Yola çikmişlar, Almanya'dan makineleriyle geliyorlarmis, az kaldi...

Bize eglence lazim ya, bu "makine" lafina bayilmis, uzun süre Dazlak'in taklidini yapmistik. Sonunda beklenen gün geldi, yeni hocamiz ilk dersine girdi. Walter Jübermann'la böylece tanismis olduk. Her iki derse de Jübermann geliyor.

İlk yazili tabiat bilgisinden olacak. Iki konu okumusuz: 1- Die Hausente, 2- Der Storch. Hem yeşil başlinin hem de ya haci fi$fi$in icigini cicigini ögrenmek durumundayiz. Tierkunde adli kitaptan degil de, Jübermann'in tahtaya yazip bizim de deftere çektigimiz metinden sorumluyuz. Kopyalar oradan hazirlaniyor. Yöntem palamut... Henüz bu isin "müptedi"si oldugumuzdan rulolu palamutlardan haberimiz yok. "Tabaka" yöntemiyle çalisiyoruz. Kâgitlari 3,5 x 4,5 santimetre boyutlarinda kesip her iki yüzüne de sayfa numarasi veriyor, sonra da metni karincaduasi büyüklügünde yaziyoruz.

Yazili basladi. İki soru var: 1- Die Hausente, 2- Der Storch. 280 Zeki Karadeniz'le yan yana oturuyoruz. Kürsünün hizasindaki blogun 4. sirasinda Zeki duvar kenarinda, ben koridor tarafinda... Hausente'den ufak ufak pesreve basladim. Zeki çildiriyor, "versene bana da" diyor. "Bitirip verecegim" diye fisildadim da biraz sakinlesti. Ben ikinci tabakaya geçince birinciyi Zeki'ye kaydirdim, çalakalem yazmaya basladi. Ama kerata az sonra Jübermann'i huylandirdi. Hoca, "Hey, was machst du da?" derken, Zeki palamutu yere attı. Jübermann, konduğu yerde palamutu gördü, vermesini istedi. Zeki alıp uzatti. Jübermann palamuta bir göz attıktan sonra Zeki'nin kâgidina davrandi. O anda Zeki de aklina geliveren seytani manevrayi uygulamaya koydu:

- Herr Lehrer, das ist aber nicht meine Schrift!

Jübermann bir palamuta, bir de Zeki'nin yazisina dikkatlice baktı ve "Ja, das stimmt" diyerek kâgidi almaktan caydı. Basimdan kaynar sular bosaniyordu. Disimdan renk vermemeye çalisirken içimden de "Ulan Zeki, Allah seni nasil bilirse öyle yapsın" diyor ve ekliyordum: "Bir daha sana yardim edenin..."

Allah'tan hoca Jübermann'di. Palamuttaki yaziyi kâgidimdakiyle karsilastirmak aklina gelmedi. Böylece ben sifir almaktan, Zeki'de sinavdan sonra benden papara yemekten kurtulduk.

Sevgiler

Emre

(31.10.2007)


Sevgili Emre,

Senin tatli anlatiminda Jubermann’i duyunca benim de su anim aklima geldi.

Herr Jubermann rahmetli Erdal Inonu’nun IEL subesi gibi hosgoru abidesi bir insandi. Biyolojiyi severdim ve iyi ögrencisiydim , ama serde yezitlik var, bu hosgoruye siginarak ne yaparsin;

bir imtihan da ayni kucuk palamuta ‘’Guten Tag Herr Lehrer, wie geht es Ihnen?’’ yazip, ayakkabimin uzerine tutturdum. Arada bir ayagimi siradan cikarip tekrar iceri sokuyorum. Tabii Bay Jubermann mal bulmus magribi gibi ayagima saldirdi ve kagidi kapti. Kagidi okur okumaz gulmeye basladi, boyle bir hos goru olur mu? Ama adamin dokusunda bir kere iyilik vardi, ama Alman hocalarin bizlerin kalbindeki yeri baskaydi, cogunlukla onlari cok severdik.

Jubermann’in her lafin basindaki ‘’HEY’’ nidasını cok iyi taklit ederdim. Bu yuzden her kimya anfisi dagilisinda mahsus sona kalir, kapidan ‘’Hey’’ diye milleti tekrar geri dondururdum...Hey gidi gunler hey...

Suheyl


Jubermann'ı tuzağa düşürüp ,önünde diz çöktürmüşsün. Çok iyi insandı, ama maalesef, bizler O'nun iyi niyetini suistimal edip, çeşitli numaralar yapardık. Not defterini çalıp notları değiştirerek ,3'leri 8, 0 ve 1'leri 10 yaparak , labaratuvardaki deneyleri şamataya boğarak, dersi kaynatarak aslında kendimize kötülük yaptığımızın hiç farkında değildik. Lise-1'den sonra, otoriter ve iyi bir kimyacı olan Best geldiğinde ,işin ciddiyetini anladık .Ama alt yapımız bozuk olduğu için, aslında yarı yarıya matematik olan Kimyayı ezberlemek ve çok zaman kaybetmek durumunda kaldık. Kırık not almamayı başardık, ama Kimyayı da hiç bir zaman doğru dürüst öğrenemedik. Hiç unutmam, bazen dikkatli olmamızı, tehlikeli olabilecek bir deney yapacağını söylerdi .
Aklımda kalanlardan; Bir gün Knallgas Probe yapacağız. Önce su, elektroliz yoluyla 2 hacım hidrojen ve 1 hacım oksijene ayrılacak ,sonra glimmender Span, hidrojen tüpüne sokulacak, bir çatırtı ( knall) duyulacak ve tüpün içi ıslanacak .Yani, havanın oksijeni ile birleşen hidrojen, yeniden su haline dönecek. Sınıfça anlaştık. ( 3-A) Tam çatırtı anında, arkadan biri bir gürültü çıkardı. Belki de, kese kağıdı ya da naylon torba patlattı. Ve hepimiz, sözleştiğimiz gibi, bir taraftan Explosion, Fouer, Hilfe şekillerinde bağırarak, anfi labaratuvarı terk etmeye başladık. Ne olduğunu anlayamayan Jubi de tüpleri atıp, koridora seyirtmişti. Anfide sadece, Semih Koray ve 1-2 efendi arkadaşımız daha kalmıştı. Aynı numarayı bir defa da,Natrium'un tanıtılması sırasında yapmıştık. Malumunuz, sodyum hava ile temas etmemesi için ,alkol içerisinde saklanır. Yumuşaktır. Jubi, ondan küçük bir parça kesti. Su dolu kaba atıp, nasıl çatapat sesleri çıkartarak okside olduğunu gösterecek. Garibim, başına gelenlerden ders almamış ki... Sınıf yine boşaldı tabii.. Teneffüse az bir süre vardı. Bu defa sınıfı toplayıp, derse devam etmeyi de başaramamıştı.
Tayfun


Kopya Anıları- 2

1-C veya 2-C'deyiz. Tarih, Coğrafya, Yurttaşlık, Türkçe gibi derslerde RULO kopya hazırlıyoruz. ( Yazar kasa rulosu gibi bir kağıda karınca duası gibi küçücük harfler ile kopya hazırlanır, iki ucundan rulo yapılır ve bunlar birleşince, üzerlerine bir paket lastiği geçirilir. Elinde çevirdikçe, kağıt istediğin tarafa sarılır ve aradığın yeri bulursun. Bilgi, bu konuda Fransız olan genç mezunlar içindir. )
Türkçe sınavı var. Hocamız Şükran Hanım, nam-ı diğer KİKİRİK. R harflerini söyleyememesi ile meşhur. Gerçekte çok iyi bir Türkçe ve Edebiyat hocası, üstelik beni de seviyor. En zor not alınan hocalardan biri. 5 alabilen mutlu, 6 alan göbek atıyor, 7 çok ender rastlanan bir not ;ancak çok özel öğrenciler alıyor .
Rulomu hazırladım. Sağ blokta, en arkaya, koridor tarafına yerleştim. Henüz sınavın başları. Kikirik, 1 metre önümde arkası bana dönük duruyor. Rulomu çıkardım, yuvarlıyorum. Ama kader ağlarını örmüş. ÇAT diye bir ses ile birlikte, ruloyu tutan lastik koptu ve yere düşen parça yuvarlanarak hocaya doğru gitti ve tam iki bacağının arasında, şerit bittiği için durdu. Yerdeki şeridi nasıl toparlayıp , avucumda şıkıştırıp sıranın gözüne tıktığımı hatırlamıyorum. Sesi duyan Kikirik, bana dönüp, '' Oğlum Tayfun ne oluyoğ'' dedi. Cevap bile veremedim, şoktayım. O her halde, benim bir yamuk yapma teşebbüsünde bulunduğumu anladı, hiç üstüme gelmedi .Tekrar önüne dönüp, uzaklaştı. Ama ben, bir daha asla kopya hazırlamadım.
Çok saygı değer hocamız Veli Orhan Tüte'nin, Tarih sınavlarında da geceden bazı sorular belirler, bunların cevap kağıtlarını hazırlar ve sınav biterken bu kağıtları verir, gayet güzel notlar alırdık. Çünkü Veli hocamız sınav sorularını önceden hazırlayıp, bir yere yazmazdı. Sınavda kitaptan rastgele sayfalar açar ve kısmete hangi konular çıkarsa, onunla ilgili sorular sorardı .Sınav kağıtlarını da çok geç okuduğu için, o zamana kadar sorduğu soruları zaten unutur, bizim sınav kağıdına cevapladığımız soruları sorduğunu sanırdı.
Veli hocam biz ortaokulda iken, emekliliğine hak kazanmış, hem Padişahlık devrini hem de Cumhuriyeti yaşamış, gerçekten iyi bir insan ve iyi bir tarih öğretmeni idi. Ondan hiç unutamadığım iki anısını aktarayım.
O zamanlar Kıbrıs konusu gündemde. Meydanlarda, '' YA TAKSİM, YA ÖLÜM.'' mitingleri yapılıyor. '' Çocuklar'' dedi bir gün, ''Benim çocukluğumda da, GİRİT sorunu vardı. Biz ilkokuldayken, bir gün bizi toplayıp, mitinge götürdüler ve öğrettikleri gibi hep bir ağızdan bağırıyoruz. BİZ GİĞİTİ VERMEYİZ, BİZ GİĞİTİ VERMEYİZ .Yıllar sonra öğrendik ki, bizim bağırdığımız o yıllarda Girit'i masa başında çoktan vermişler. ''
Veli hocam, çocukluğunda, medresede okumuş, Türklük kavramının ilk yılları. Hocaları, kendini Osmanlı kabul eder, Osmanlılığıyla övünür ve Türkleri aşağılarmış .Bunlar yerde bağdaş kurmuş oturuyorlar, önlerinde rahleler. Hocanın çok uzun bir sopası varmış, öyle ki, yerinden kalkmadan en arkada oturanın bile kafasına ekleştirebiliyormuş. .Öğrencilerden biri yaramazlık yapınca,önce sopayı kafasına indirir, arkasından şu tekerlemeyi söylermiş. '' 40 Türk 1 turp, al turpu vur Türk'e, VAH turpa VAH turpa. ''
Sen de rahmet istedin hocam, mekanın cennet olsun.
Sevgiler Tayfun

(1.12.2007)